Bahçelerimizin Sınırları

Rengarenk çiçekler ektiğim, burcu burcu kokuların yayıldığı bu bahçe bana ait. Çok güzel olduğu için kıskanıldığını, yüksek yüksek duvarlar örüp üzerine bir tente koyup korumam gerektiğini söylüyorlar. Onu saklayıp korumalıymışım ki kimse görüp kıskanmasın, kimse gelip talan etmesinmiş.

Bu bahçenin güzellikleri benim eserim, doğrudur. Ama bir o kadar da esen rüzgarların, yağan yağmurların, her gün üzerimize doğan güneşin eseridir. Bu bahçe benim bahçemdir, doğru. Ama bir o kadar da topraktaki solucanın, dallarıma konan kuşların, çiçeklerimde gezen arıların bahçesidir. Ne benim bahçem onlar olmadan hayatta kalabilir, ne onlar yaşayabilir huzur ve neşe içinde. Hem ki onlar diğer bahçeleri de gezer ve tohum taşır, aş taşır, aşk taşırlar bahçeme. Böylece bilmediğim bahçelere dokunur, bilmediğim toprakları sürer, bilmediğim evlere kokular dağıtırım. Bahçem büyüdükçe bahçelerimiz büyür, birbirimizi eker, birbirimizi hasat ederiz.

Bu yüzden benim bahçem yüksek duvarlarla değil bir sıçrayışta geçilebilen alçak taşlarla çevrilidir, yani bahçem sınırsız değildir, elbette bana ait olan kısmın işareti mevcuttur. Fakat yer yer büyüyen çiçeklerin üzerini örtmesi, yer yer daha önce geçmiş bir köstebeğin tüneli ile bu sınırların görülmediği oluyor.

Mesela koca koca insanlar bazen küçük bir tavşan geçebilsin diye boş bırakılmış bir eşikten rahatlıkla geçebiliyor. Halbuki insanlar bahçelerin sınırlarının sorulmadan geçilmemesi gerektiğini çok iyi bilirler çünkü sınırın mucidi yine insandır. Bildikleri halde ve hatta kendi bahçelerine başka birisi çiçekler ekmek niyetiyle dahi izinsiz girse kıyameti koparacak insanlar yapıyor bunu. Bir bahçenin ancak yüksek duvarları olduğunda korunmaya değer olduğunu düşünüyorlar belki de.

Fakat ben biliyorum o yüksek duvarların diplerinde çiçeklerin açmayıp solduğunu, güneş alamayan ağaçlarının büyümeyip meyve vermediğini, bahçelerini tavşanların köstebeklerin ziyaret etmediğini. Biliyorum git gide ufalan bir yeşilde yalnızlaştıklarını. Biliyorum duvarlar içinde tenhalaştıklarını, ölüm sessizliğinde yaşlandıklarını. Biliyorum hava almayan toprağın duvarlarını dahi rutubet ile çürüttüğünü. Hatta o bir yudum yeşilin içindeki korunaklı evlerinin karanlığını da biliyorum. Pek çoğunun kapısını çaldım, tohumlar ekmeyi teklif ettim. Medeni bir insan gibi duvar örmekten dahi bihaber olduğumu ima etseler de bir kenara bırakalım bunu. Ben cehalet ile savaşmayı bıraktım.

 Ben doğanın güzelliğinin onu doğadan koparmamak olduğunu öğreneli çok oldu. Bütünün hayrına hareket etmenin ben ve sen demekten öte olduğunu anlayamayanlara üzülüyorum sadece. Koparılan çiçeklerimin yerine yenilerini ekmek beni hiç eksiltmedi aksine çoğalttı, fakat biliyorum ki toprağından ayırdıkları o çiçekler başkalarının bahçelerinde de açmadı. Elleri çamur olmuş halde neden diye düşünüp duracaklar yazık. Beyhude savaşlara acımaktan başka ne çare?

Mart 2022- Tekirdağ

Yorum bırakın